Ekonomik Büyüme Teorileri
Hangisi daha iyi?
Bu yazıda spesifik bir problemi cevaplamayacağız. Daha ziyade ekonomik büyüme konusundaki temel problemlerin neler olduğunu ve bu problemleri açıklamak için ileri sürülen farklı teorileri karşılaştıracağız. Fakat bu kanıtların değerlendirmesi şeklinde olmayacak çünkü onu başka yazılarda yapıyoruz. Genel olarak bu problem ortaya koyma işini problemlere cevap vermek kadar önemli görüyorum çünkü yazıda örneklendireceğim gibi hatalı teoriler gerçekte olmayan problemlerin doğmasına ve bütün bir literatürün yanlış yola sürüklenmesine sebep olabiliyor. Ekonomik büyüme konusunda neoklasik iktisadın başına gelen büyük ölçüde böyle bir talihsizlik. Daha önce buna benzer 2 yazı daha yazmıştım, ilginizi çekerse göz atabilirsiniz:
1-Ekolojik Tartışmaları Anlamak
2-Malthus Tuzağından Nasıl Kurtulduk?
İnsanlığa dair en temel gerçekle başlayalım. Türümüz tarihinin çok büyük kısmını avcı-toplayıcı olarak geçirdi. Eğer Homo sapiens’in 300 bin yıl önce ortaya çıktığını düşünürsek bunun 290 bin yılını avcı toplayıcı, yaklaşık 10 bin yılını tarım toplumları olarak geçirdik. Endüstriyel Devrim ise sadece 250 yıllık. Oded Galor bu üç dönemin ekonomik gelişimlerini karakterize eden üç farklı rejim tipi tanımlar. Bunlar Malthusçu, Post-Malthusçu ve Modern Büyüme rejimleridir. Post-Malthusçu rejim spesifik olarak yukarıdaki üç sosyo-metabolik sistemden birine karşılık gelmiyor. Daha ziyade bir geçiş dönemi ve örneğin Birleşik Krallık için kabaca Endüstriyel Devrim ve Birinci Demografik Geçiş arasındaki döneme (1780-1880) karşılık gelmektedir. Diğer ülkeler kendi endüstriyelleşme ve demografik geçiş dönemlerine göre tarihlendirilebilir.
Avcı-toplayıcı ve tarım toplumları olarak geçirdiğimiz dönem Malthusçu durağanlık ile karakterize edilir. Bu dönemde hem total ekonomik büyüklük hem de kişi başına düşen gelir yerinde saydı. Burada cevaplanması gereken iki soru var. Neden ekonomiler büyümüyordu ve neden kişi başına düşen gelir artmıyordu? İkinci sorunun cevabının basitçe ekonomilerin büyümemesinden kaynaklandığını düşünebilirsiniz fakat bundan biraz daha fazlası var. Çünkü bu dönemde yavaş ve düzensiz olsa bile teknolojik gelişmeler yaşanıyordu ve bunun da ötesinde coğrafi farklılıklar nedeniyle bazı bölgelerde tarımsal üretim daha verimliydi. Fakat teknolojik ve coğrafi farklılıklar kişi başı gelir yerine nüfus yoğunluğundaki farklar tarafından yansıtılıyordu (Ashraf ve Galor, 2011). Dolayısıyla açıklamamız gereken şey bunun neden böyle olduğu?
Bu soruya Malthus Tuzağı Nedir? başlıklı yazıda cevap vermiştik. Dolayısıyla burada cevabın ne olduğunu açıklamayacağım. Başlangıçta dediğim gibi burada amacımız cevap vermek değil, problemlerin neler olduğunu ortaya koymak. Malthus modelinin geçerliliği konusunda literatürde herhangi bir tartışma yok. Neoklasik iktisatçılar, ekolojik iktisatçılar ve aklı başında herhangi biri Endüstriyel Devrim öncesi ekonomik durağanlığın sebebinin Malthus modeliyle açıklandığını kabul etmektedir.
Kişi başı gelirdeki durağanlığın en önemli sebebi demografi ve bunda hemfikiriz. Fakat diğer taraftan Malthusçu dönemde ekonomilerin neden büyümediği ve bir noktada neden büyümeye başladığı soruları var. Malthus Tuzağından Nasıl Kurtulduk? başlıklı yazıda bunu ele almıştık. O yazıda gördüğümüz gibi aslında bu soruya cevap vermek için öncelikle ekonomik büyümenin ne olduğu ve nereden geldiği konusunda elimizde bir model olması gerekiyor. Dahası bu model Post-Malthusçu rejim tipine geçiş yani Sanayi Devriminin kökeni konusunda da nasıl bir teori ortaya koyacağınızı belirliyor.
Daron Acemoğlu ekonomik büyüme modelleri ve Sanayi Devrimi teorileri arasındaki farkı ifade etmek için büyümenin yakın (proximate) ve temel (fundamental) sebepleri arasında bir ayrım yapar. Büyümenin yakın sebepleri fiziksel sermaye, insan sermayesi ve teknolojik gelişmedir. Eğer ekolojik iktisadın büyüme modelini kabul ediyorsanız enerji tüketimi de buna dahildir. Temel sebepler ise coğrafya, kültür, kurumlar ya da genetik gibi farklı hipotezlerdir.
Neyin yakın sebep ve neyin temel sebep olduğu konusunda bazı tartışmalar var. Örneğin, genetik hipotezine inananlar için insan sermayesi aslında yakın sebep değildir. Bu aslında sizin insan sermayesini dahil eden bazı neoklasik büyüme modellerini toptan reddetmeniz anlamına gelir. Kurumsalcılar ise insan sermayesinin yakın sebep olduğu konusunda ısrarcıdır.
Bu ayrımı kabul edenler arasındaki tartışmalar bir yana ekolojik iktisat açısından böyle bir kategorizasyonun hiçbir geçerliliği yoktur. Çünkü ekolojik iktisadın büyüme modeli olması gerektiği gibi hem Malthusçu dönemde ekonomilerin neden büyümediğini hem de Sanayi Devriminin kökenini açıklamaktadır.
Burada ekolojik iktisat ve anaakım yaklaşımlar arasındaki epistemolojik farkı anlamak önemlidir. Ekolojik iktisat ekonomik büyümeyi enerji tüketimi ile açıklamaktadır ve bu ölçülebilir bir parametredir. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde Sanayi Devrimi de fosil enerjinin bir sonucudur. Çünkü enerji tüketimindeki artış fosil hidrokarbonlar sayesinde mümkün olmuştur. Benzer şekilde Malthusçu dönemdeki durağanlığın sebebi de ekonomilerin dayanmak zorunda olduğu tarımsal güneş enerji sistemidir Elbette bunların detayları var. Bunun için Kömür ve Sanayi Devrimi başlıklı yazıyı okuyabilirsiniz. Diğer taraftan ekonomik büyümenin temel sebebi olduğu iddia edilen faktörler ile neoklasik büyüme modelleri arasındaki kopukluk inanılmaz boyuttadır. Bu yüzden anaakım yaklaşımlar yakın ve temel sebep gibi ayrımlar yapmaya zorlanırken ekolojik iktisat açısından ekonomik büyümenin sebebi tek ve her yerde aynıdır. Bunun epistemolojik açıdan ekolojik iktisat için büyük bir üstünlük olduğunu vurgulamamız gerek.
Bu absürt durumun sebebi en başıdan itibaren bütün teorik ve empirik itirazlara rağmen neoklasikçilerin Cobb–Douglas üretim fonksiyonunu (CDPF) kullanmaktaki ısrarıdır. Son yazıda açıkladığımız gibi CDPF bir totoloji ve dolayısıyla ekonomik büyüme dahil herhangi bir şeyi açıklaması mümkün değil. Ekonomik büyümeyi CDPF ile açıklamaya çalıştığınızda karşınıza çıkan şey büyümenin sermaye ve emekten değil modele yerleştirdiğiniz bir artıktan (residual) geldiği. Bu yoldan devam etmek istiyorsanız bu artığın ne olduğunu açıklamalısınız. Fakat en başta böyle bir problemle karşılaşmamanız gerekiyordu çünkü sizin amacınız bir model ortaya koymak ve büyümeyi bu modelle açıklamaktı. Eğer neoklasik iktisatçılar sözde teknik değişimi temsil eden artığın (TFP) yerine nicel bir faktör koymayı başarsalardı Sanayi Devrimini açıklamak için tek yapmaları gereken şey bu faktörün o dönemde nasıl değiştiğini incelemek olacaktı. Fakat bunu yapamadıkları için neoklasik büyüme modellerinin dışına çıkıp temel sebep adıyla bambaşka türden hipotezler ortaya atmak zorundalar.
Elbette, aradaki kopukluğu düzeltmek için bu sözde temel faktörlerin bir şekilde TFP ile ilişkili olduğu iddia ediliyor. Herkes bir hipotez ortaya atabilir ve bunun teknoloji/inovasyon ile bağlantılı olduğunu varsayabilir. Tek yapmanız gereken ülkelerin GDP’si ile favori faktörünüz arasında yeterince güçlü bir korelasyon bulmak. Ardından GDP’nin aslında teknoloji/inovasyondan geldiğini iddia etmek ve her şey tamam. Fakat ileri sürdüğünüz faktörlerin hiçbirinin matematiksel modellerde yeri olmadığı için Sanayi Devrimi sonrası gözlemlediğimiz ekonomik büyümeyi açıkladığından emin olamazsınız. Örneğin, Joel Mokyr’in kurumsalcılara karşı iddia ettiği gibi belki de sizin favori faktörünüz tek seferlik bir büyüme sağlıyordur ve ardından etkisi sönümleniyordur. Sanayi Devrimini açıklamak söz konusu olduğunda kurumsal ve kültürel değişim temelli hipotezler, tartışılır olmakla birlikte tarihsel gelişmelerin az veya çok eş zamanlı olmalarına atıfta bulunarak ileri sürülüyor. İnsan sermayesi hipotezleri bunu bile yapabilmekten acizler çünkü tarihin belirli bir anında toplumun genetik yapısının Sanayi Devrimini başlatmaya uygun hale geldiğini nasıl gösterebilirsiniz. Anaakım hipotezlerle ilgili bütün problemlerin kaynağı temel faktör dedikleri şeylerin hiçbirinin GDP’yi açıklamakta kullanılamaz türden olması. Bu faktörlere dayanarak GDP’nin zaman içerisindeki değişimini matematiksel bir model yardımıyla öngöremezsiniz. Neoklasik büyüme modelleri bunu yapmak için ortaya atıldı fakat problem çözmekten çok iç içe geçmiş bir problemler ve hipotezler silsilesi yarattıkları için gelinen son noktada neyin temel sebep olduğu tartışılıyor.
Anaakım hipotezlerin açıklama iddiasında olduğu ve aslında literatürde Sanayi Devriminden daha çok ilgilenilen diğer bir konu ülkeler arası ekonomik gelişmişlik farklılıkları. Bu anlaşılır bir ilgi çünkü yukarıda belirttiğimiz gibi bu hipotezlerin başka bir ciddi kanıtı yok. Olabildiğince çok ülkeyi dahil edip ülkelerin GDP’si ile temel faktörünüz ile arasındaki korelasyonu ölçmeniz gerekiyor. Literatürde bu genellikle olabildiğince sofistike ve alternatif açıklamaları da çürütecek biçimde yapılmaya çalışılıyor. Esasen yakın zamanda Daron Acemoğlu’nun Nobel ödülü alma sebebi de ülkeler arası gelişmişlik farkını kurumsal değişimle açıklamak için yeni bir metodoloji uygulayabilmiş olmasıydı.
Sanayi Devriminde olduğu gibi bu konuda da tek yapmamız gereken elimizdeki büyüme modellerini ülkeler arası ekonomik gelişmişlik farkını açıklamak için kullanmaktır. İlk aklınıza gelen ekolojik iktisadın büyüme modeli olabilir fakat bu konuda Malthus modeli de bir o kadar önemli. Anaakım yaklaşımlar o kadar çok sözde temel sebepleri keşfetmeye kendini kaptırmış durumda ki esasen hiçbir itirazın yapılmadığı Malthus modelinin bu konudaki önemi unutulmuş halde. Herhangi bir ülkenin Modern Büyüme rejimine geçebilmesi ve yüksek bir kişi başı gelir düzeyine ulaşabilmesinin zorunlu koşulu demografik geçişi tamamlamış olmasıdır. Teorik olarak ülkeler demografik geçişe ne kadar erken başladıysa günümüzde o kadar zengin olmalı. Geç başlayan ve henüz tamamlamamış olan ülkelerin de erken başlayanlara kıyasla günümüzde daha fakir olmasını öngörebiliriz. Ekolojik iktisada göre tabii ki ekonomik büyümenin diğer belirleyicisi enerji tüketimidir. Anaakım hipotezlerin keşfettiklerinden çok daha güçlü bir korelasyonu enerji tüketimi ve GDP arasında bulabilirsiniz.
Fark edebileceğiniz gibi Malthus modeli ve enerji-temelli büyüme modeli ülkeler arası ekonomik gelişmişlik farkını açıklamak için de fazlasıyla yeterli, başka türden yeni hipotezlere ihtiyaç yok. Elinizde doğru bir model varsa zaten ihtiyacınız olmaması gerekir. Fakat yine de şunu sorabilirsiniz: Enerji tüketimini etkileyen başka faktörler olamaz mı? Elbette, olabilir. Mesela ülkenizin altında ne kadar fosil hidrokarbon olduğu. Bu tam olarak sizin beklediğiniz türden bir açıklama olmayabilir. Peki ya kurumlar? Belki de onlar tam olarak burada devreye giriyordur. Pek sayılmaz. Tekrar anaakım yaklaşımların yaptığı gibi uçup kaçmadan basit düşünmeliyiz. Ülkenizde fosil hidrokarbon olması enerji tüketiminiz açısından önemli çünkü egemenlik alanınız altında bulunan doğal kaynaklara erişim probleminiz olamaz. Fakat ülkeler çoğu zaman enerji ihtiyaçlarını karşılamak için başka ülkelere de muhtaçtır ve bu erişim problemi yaratabilir. Ya da biraz farklı düşünürsek belki de çok fazla fosil hidrokarbon kaynağına sahipsinizdir ve bunları kullanarak ihracat temelli (doğrudan fosil enerji satmanıza gerek yok herhangi bir şey üretip satmak için enerji gereklidir) bir büyüme politikası uygulamak istiyorsunuzdur fakat diğer ülkelerin pazarlarına erişiminiz yoktur, yani ürettiğiniz ürünleri satabilecek durumda değilsinizdir. Dolayısıyla esasen fosil enerji tüketiminizin asıl belirleyicisi doğrudan ya da dolaylı olarak erişim olanaklarınızdır. Çoğu durumda erişim olanaklarınız jeopolitik gücünüze bağlı olacaktır. Hatta yeterince jeopolitik gücünüz varsa başka ülkelerin fosil enerjiye erişip erişemeyeceğini bile belirleyebilirsiniz. Burada bahsettiğim hipotez yakın zamanda literatürde destek bulmaya başladı. Örneğin, (Park, 2024) ve (Fan, 2025) bu hipotez için empirik kanıtlar sunuyor. Dahası ilk çalışma doğrudan Daron Acemoğlu’nun demokrasinin büyümeyi teşvik ettiği hipotezine karşı çıkmaktadır. Çalışmaya göre demokrasinin büyüme üzerindeki olumlu etkisi bütünüyle ABD gibi güçlü, demokratik ülkelerin, onların müttefiklerinin ve uluslararası organizasyonların diğer demokratik ülkeleri kayırması ve demokratik olmayan ülkeleri çeşitli yaptırımlar/ambargolar aracılığı ile baskı altına almalarının yarattığı bir illüzyondur. Diğer çalışma ise doğrudan ekonomik büyümenin ülkelerin jeopolitik koşulları tarafından nasıl belirlendiğini empirik olarak incelemektedir.
Son olarak, demografik geçiş konusu var. Eksiksiz bir resim çizmek için aslında demografik geçişi açıklayan bir teorimiz de olması gerekiyor. İktisatçılar şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu fenomenin arkasında ekonomik faktörler arama peşindeler. Ben konuda ekonomik bir teorinin zaruri olduğunu düşünmüyorum. Daha önce başka yazıda ele aldığım gibi Birleşik Krallık ve Fransa’daki Birinci Demografik Geçiş kültürel değişimin bir sonucu olarak gerçekleşmiş gibi görünüyor.




Peki teknolojinin büyümeye hiç etkisi yok mu? Bir sürü ülkede kömür vardı, neden İngiltere'de başladı Sanayi Devrimi? Zaten önce hidrokarbonlar ile değil su enerjisi ile başlamıştı. GSYİH artışı enerji tüketimi ile 0,9'dan yüksek bir korelasyon gösteriyor olabilir ama bu "Ne?" sorusunu yanıtlar, "Nasıl?" değil. Nasıl bazı ülkeler ötekilerden daha çok enerji tüketebilir hâle geliyorlar? Bunun kurumlardan başka bir yanıtı var mı?